Prof. Dr. Erol Göka ile Söyleşi

erol1

 

Doğayı sömürerek ve köleleştirerek mi uygarlaşacağız, yoksa doğayı eşimiz gibi mi göreceğiz? Prof. Dr. Erol Göka, bu can alıcı sorunun tarihteki karşılığını şöyle özetliyor: “Modern Batı uygarlığına kadar tüm uygarlıklar, özellikle İslam uygarlığı, doğayı eş olarak görmeyi başarabildi; ama bugün biz modernler, maalesef doğaya eşimiz gibi davranmıyoruz.”

Hocam, çevre ve kent kimliği üzerine gerçekleştireceğimiz söyleşimize insanın çevre kimliğinin nasıl oluştuğuna dair düşüncelerinizi alarak başlamak istiyoruz…

Erol GÖKA: Çevre psikolojisi alanında, kimlik olgusunu fiziksel mekânla ilişkisi içinde kavramsallaştırma  yönündeki çalışmaların büyük bölümü “kendileme (appropiation)”, “yer kimliği”, “mekân duygusu” ya da“köklülük”, “yere bağlılık” ve “mekâna bağlılık” gibi tanımlamalar çevresinde oluşmuştur.

Bunlar, birbirlerine oldukça yakın kavramlar gibi görünüyor…

Erol GÖKA: Yer ya da mekân, insanın yoğun deneyimlerine sahne olan ve her birey için ayrı, öznel anlamlar taşıyan, kişinin yaşamını dolaysız olarak etkileyen ve biçimlendiren, bu nedenle de sosyal, duygusal ve davranışsal planda sembolik anlamlar taşıyan fiziksel birimler anlamına gelmektedir. Çevre psikolojisi çalışmaları göstermektedir ki içinde yaşadığımız mekân ve grup yaşantıları da duygusal yatırımlardan arî değildir.

Duygusal yatırım, hayli değişik ve güzel bir ifade… Bunu biraz açar mısınız?

Erol GÖKA: Doğumumuzdan başlayarak duygularımızı kendi bedenimize, sevdiğimiz varlıklara, insanlara ve eşyaya yatırırız. Artık hayat şeklimizi, ideallerimizi, özlemlerimizi, mutluluğumuzu, ki derimizi bu duygusal yatırımlar şekillendirir. Yaşam çevremiz, kimlik duygumuzun sürekliliği ve istikrarına katkıda bulunarak “benim” dediğimiz; kişiselleştirilmiş, kendilenmiş, tanıdık kılınmış olmaları sebebiyle korumaya çalıştığımız eşyaları ve yerleri ifade eder. Bu psikolojik yapının merkezinde “ait olma” yatmaktadır. Kentlere, sokaklara ya da bazı genel mekânlara sahip olamayız, fakat onlara kendimizden pek çok şey katabiliriz; onlarda kök salabiliriz; bu aşinalık ilişkisi, onların kimliğini bizim kimliğimizle birlikte oluşturur ve kendiliğimizi, kimliğimizi onlarla tanımlarız. Hayatımızın bir parçası haline gelmiş olan mekân, giderek adeta ikinci bedenimiz hâline dönüşür.

Harika bir tespit… Bu sahiplenme duygusunun bir sonraki durağı neresidir?

Erol GÖKA: Duygusal enerji yatırarak kendi bedenimizle başlayan sahiplenme yani kendileme süreci, fiziksel çevremize ve insanlara doğru genişleyerek devam eder. Sahiplenerek iç dünyamıza aldığımız, kendimizin hâline getirdiğimiz her yer, her kişi artık bizim bir parçamızdır. Çevre psikolojisinden sağlanan bu bilimsel bilgi ışığında baktığımızda yüz yıllardır aynı çevrede yaşayan, kentler kurmuş, kendini yönetme bilinci elde etmiş, kentli yurttaşların yaşadığı Batı uygarlığıyla göçebe bir tarihsel mirastan gelen insanların yaşadıkları ortamların birbirlerinden farklı olması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Gerçekten de öyledir ve eğer bunu fark edemezsek kentlerimizde yaşadığımız sorunları da anlamamız mümkün değildir.

İnsanın mekânı ve o mekânı birlikte paylaştığı sosyal çevreyi kendileme süreci, uygarlıklar açısından gerçekten bu kadar belirleyici midir?

Erol GÖKA: On yılı aşkın bir süredir Türklerin psikolojisini anlamaya yönelik olarak, onların âlemle, toplumsal cinsiyetlerle, parayla ve eşyayla, silahla, kendi budunlarıyla ve diğer uygarlıklarla ilişkilerinin yanı sıra mekânla ilişkilerini de çözümlemeye çalışıyorum. Bu konuda yazdığım son kitap olan “Türk’ün Göçebe Ruhu”nda göstermeye çalıştığım gibi, göçebe geçmişimizin hâlen süren etkisiyle nedeniyle mekânla ilişkilerimizdeki “iğretilik”, en temel özellik olarak karşımıza çıkıyor. Bu öyle basit bir olgu değil, mekânla iğreti ilişkilerimiz, adeta tüm psikolojimizi belirliyor, bize özgü göçebe bir ruh hâli yaratıyor. Abartılı vatan ve devlet sevgimizden, en yeniyi, en güçlüyü izleme merakımıza, güzel kentler kuramamamızdan damak zevklerimize kadar birçok davranışımızın kökeninde bu göçebe ruh hâli bulunuyor.

İbn-i Haldun, ünlü eseri Mukaddime’de göçebenin gayesinin medenileşmek olduğunu belirtiyor; göçebelerin hayır ve iyiliği kabule kentlilerden daha yakın ve daha şecaatli olduklarını söylüyor… Siz ne dersiniz?

Erol GÖKA: Göçebeliğin özellikle insan ilişkilerinde dayanışmacılık nedeniyle birçok olumlu psikolojik özellik taşıdığı doğru. Bu yüzden çoğu zaman bu ruh hâlinin de etkisiyle kent yaşantısından yakınıp duruyoruz. Kentlerdeki hırsızlık, cinayet gibi suç oranlarına, trafikteki sürücülerin sabırsızlıklarına bakıp, koşuşturma,  bencillik, tüketim, kalabalıklar, reklam panoları, çok katlı binalar vs. gibi örnekler verip arada bir köyümüze geri dönmek istiyoruz.

Bir inziva kültürü çıkarabilir miyiz buradan? Bir köye dönüş projesi…

Erol GÖKA: Bu sadece nostaljik beyhude bir talep. Gidecek bir yerimiz yok, kentler ekonominin can damarı. Ekmek parası burada kazanıldığı gibi, kültür ve sanat ortamları, zihinlerimizin uygun bulduğu yaşama mekânları da burada. Bu yüzden mutlaka kentli olmayı öğrenmek durumundayız.

Bunu başarabilir miyiz? Türk’ün şehirleşme süreci ve Türk şehir kimliği buna elveriyor mu?

Erol GÖKA: Türklerin şehirciliği konusunda rivayet muhtelif. İslam öncesi dönemde kentler kurduğumuz söyleniyor hatta bazı araştırmacılar bunları çok abartıyorlar, ama ben şimdiki hâlimizin geçmişimizin en açık mihenk taşı olduğumuzu düşünüyorum.

Neden?

Erol GÖKA: Şimdi bu kadar imkâna rağmen ancak böyle kentler kurabilen bir topluluğun geçmişlerinde de çok parlak şehircilik anlayışları ve güzel şehirleri olduğunu sanmıyorum. Zaten arkeolojik çalışmalar da henüz İslam öncesi Türk kentinin önemli kanıtlarını ortaya koyabilmiş değil. Bizim karşılaştığımız Çin, İran, Hint  uygarlıklarından sonra en benimsediğimiz ve bize en çok katkısı olan uygarlık İslam idi. İslam’la şereflendikten sonra Türkler birçok alanda olduğu gibi şehircilikte de çok ileri adımlar attılar. Ancak bu gelişmeler de modernliğin meydan okumaları karşısında sağlıklı bir cevap üretilemediği için yarım kaldı ve bugünlere kadar geldik.

erol2Yani, “Türk-İslam şehri” ifadesi bir şehir efsanesi mi?

Erol GÖKA: Evet, “Türk-İslam şehri” gerçek ama bunun nostaljik bir ütopya olduğu, yaşadığımız dünyada Türk-İslam şehrinin yerinde yeller estiği de bir gerçek. Modernlikle karşılaşmamız bizi yeniden galip gelene öykünmeye zorladı. Eğri oturup doğru konuşalım: Bizde şimdi şehir mehir yok… Modern Batı’yı eleştiriyoruz ama modern şehirlerin alasının Batı’da olduğunu, çağdaş insan anlayışına en uygun şehirciliğin oralarda yapıldığını da kabul etmemiz lazım. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Önce öğreneceğiz, sonra kendi tarihsel uygarlığımızın irasıyla yeni alternatifler geliştireceğiz ve onları geçeceğiz. Yolumuz çok ama çok uzun…

O hâlde öncelikle Türk şehir uygarlığından tevarüs ettiğimiz mirası analiz etmemiz gerekiyor. Nasıl bir tablo bekliyor bizi?

Erol GÖKA: Anadolu’da yerleşik düzene geçen Türk göçebeleri, eski alışkanlıklarından tümüyle vazgeçmemişler, kentlerde oturdukları hâlde, mevsimlik göçlere büyük önem vererek yaz ve kış aylarında mekân değiştirmeyi sürdürmüşler. En küçük kasabadan, en büyük kente kadar hemen bütün Anadolu yerleşmelerinin yazlık olarak kullandıkları bir yakın yerleşme daha bulunuyor. Bugün birçok ilimizde süren yaylaya çıkma adetinin ve yayla şenliklerinin göçebelik zamanlarının bakiyesini taşıdıklarını görmemek mümkün değil. Şehir hayatımızdaki sürekli mesken değiştirmemiz ve bir türlü bir şehir planında sebat etmememiz göçebelik mirasımız nedeniyledir. O mahalleden bu mahalleye, şu şehirden bu şehre taşınıp duruyoruz; yollarımızda, yerleşimlerimizde kazılar bir türlü bitmiyor.

Makro ölçekte şehir ve mahalle yapımızda böylesine önemli etkiler yapan göçebe psikolojisinin evlerimizin iç mimarisini belirleyen birtakım alışkanlıklar ve hatta mutfak kültürümüze de damgasını vurduğunu söyleyebilir miyiz?

Erol GÖKA: Elbette. Bugün en gelişmiş Türk kentlerinde dahi oradan oraya taşınmayı, yazları yaylaya çıkmayı, bayramda seyranda hemen soluğu köyümüzde almayı sürdürmemizde; bir türlü Batı usulü tatil fikrini yerleştiremeyişimizde, kentlerde modern bir yaşam içindeymiş gibi gözüksek de, ev içi yaşantımızı adeta çadırda yaşıyormuşçasına evin bir odasında devam ettirip en güzel eşyalarla donattığımız salonu misafirler için ayırmamızda, geceleri uymak için yer yatağı açıp sabah onları yüklüklere kaldırmamızda; çoğumuz ekonomik koşulların dayatmasıyla yapsa bile, unumuzu bulgurumuzu, yufkamızı, tarhanamızı, pastırmamızı, sucuğumuzu köyümüzden getirmemizde; ağız tadımızın biçimlenmesinde eski psikolojimizden izleri belirgin biçimde görmek mümkündür. Çadır yaşantısıyla bugünkü yaşantımız arasındaki benzerlik noktaları ayakkabıların dışarıda çıkartılması, duvarlara halı asılması, bahçede, balkonda domates, biber yetiştirmeye bayılmamız vs. gibi daha birçok etkinliği kapsayabilir.

Hocam, göçebe psikolojinin günlük yaşantımıza ve çevremizi algılamamıza daha ne gibi etkileri bulunduğu konusundaki değerlendirmelerinizi de almak isteriz…

Erol GÖKA: Göçebeliğin bugünkü davranışlarımıza, psikolojimize etkisini incelerken bakmamız gereken bir nokta da kentlileşme, uygarlaşma sürecinde ortaya çıkması beklenen özdenetim ve duygu denetimi alanındaki farklılıklardır. Norbert Elias, sofra adabından konuşma biçimlerine, doğal ihtiyaçlarla ilgili tavırlardan kadın-erkek ilişkilerine ve saldırganlık duygusundaki dönüşümlere kadar birçok alanda “uygar” denilen tutumların altındaki duygu denetim modellerini ve standartlarını Batılı insanlar için gösterebilmiştir. Bugün tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Batı tipi modernleşme süreçleri yaşanıyor. Bu nedenle Batı tipi modernleşme sürecinde kat edilen aşamalara bağlı olarak Türk insanının davranışlarında da değişiklikler oluyor. Pekâlâ, özdenetim ve duygu denetimi alanında henüz Batı tipi modernleşmenin tam olarak etkisini gösteremediği davranışlarımız da göçebe ruh hâlimizin görünümleri şeklinde değerlendirilebilir.

erol3

Ne gibi davranış kalıpları var bunlar arasında? Örnekler verir misiniz?

Erol GÖKA: Modernliğin en temel unsurlarından birisi her ne kadar bireyleşme olarak tanımlansa da modern kentli birey, başkalarının haklarına riayet etmeyen, alabildiğine bencilce davranan bir kimse değildir. Tam tersine modernlik, kendi bireyliğini olduğu kadar başkasınınkini de tanımayı, onun hukukuna da saygı göstermeyi ve ona göre bir davranış geliştirmeyi ve bu davranışları içselleştirilmiş bir otorite ile kendi kendine düzenleyebilmeyi gerekli kılar. Beşeri bilimlerde “bireyselleşme” ve “otoritenin içselleşmesi” kapsamında ele alınan tüm içeriklere uygun olmayan, bizi başkalarının hatta birbirimizin “kaba saba” diye nitelediği, çağdaş yaşama uymadığını söyleyerek kınamaya yeltendiğimiz tüm tutum ve davranışlarımız, aslında göçebe geçmişimizin bugünle uyuşmayan miraslarından başka bir şey değillerdir. Ülkemizdeki trafik keşmekeşinde de bir türlü modernliğe uyum sağlayamayan göçebe geçmişimizin payının bulunduğunu da söyleyebiliriz. Gösteriş ve şatafat merakımızı trafikte de sürdürmekten, otomobile ata biner gibi binmekten, yollarda arazideymiş gibi davranmaktan, modern uygarlık ürünlerine alışamamaktan, göçebelik kalıntısı bir aymazlıkla başkasının haklarına riayet etmemekten bahsedebiliriz.

Hocam trafikteki tabloyu öyle bir tasvir ettiniz ki, kafamızda birdenbire ata sporumuz cirit canlandı…

Erol GÖKA: Gerçekten de trafikteki tutumlarımız en özet hâliyle bir cirit oyununu andırıyor. Kendi modern taşıtlarını atı gibi kullanan ve adeta atına daha ileride bir yer bulmak gailesiyle başkasının haklarını ve trafik kurallarını ihlal etmekte beis görmeyen birisi, henüz otoriteyi içselleştirmemiş, kendisinin ve başkasının bireyliğinin farkında olmayan, “göçebe bencilliği”yle hareket eden, modern dünyada göçebe ruh hâliyle yaşamaya çalışan bir kimsedir.

Hocam, bizden ve Batı’dan verdiğiniz tüm örnekler gayet çarpıcı. Ancak kentler ve kentlilik kültürü 1oluşturmada üstün olan modern uygarlık çevreyle ilişkisinde çok mu başarılı?

Erol GÖKA: Elbette hayır. Uygarlaşırken bunu doğayı köleleştirerek, doğayı sömürerek mi yapacağız yoksa doğayı eşimiz gibi mi göreceğiz? Modern Batı uygarlığına kadar tüm uygarlıklar, özellikle İslam uygarlığı doğayı eş olarak görmeyi başarabildi; ama bugün biz modernler, maalesef doğaya eşimiz gibi davranmıyoruz. Bunu da Batılılardan öğrendik. Modern doğalcı romantizm de Batı’dan çıkıyor ve bize yanlış şeyler öğretmeye devam ediyor.

Haklısınız hocam… Geleceğini doğal, insancıl ve modern şehirlerinin kurulmasında modern Batı’nın İslam kültür ve medeniyetinden öğreneceği çok şeyler var aslında… Ancak asıl problem de burada başlıyor: Örnek olmayı nasıl başaracağız?

Erol GÖKA: Bizim uygarlığımızın, Türk-İslam şehrinin, ki şu an coğrafyamızda ve zihinlerimizde yalnızca kalıntıları var, doğayla barışık yaşamayı bildiğini öne sürüyorsak, boş böbürlenmeleri bırakıp şimdi onları kanıtlamamız, onlardan yararlanmamız; buna kafa yoran düşünürlerin, mimarların ve sanatçıların yetişmesi lazım.

Arkadaşlarınızla Paylaşın...

Bir cevap yazın