Mehmet Ali Kahraman

kahraman1

Bu sayıda Çevre Ve Şehircilik Bakanlığımız birimlerinden Mekansal Planlama Genel Müdürü sayın Mehmet Ali Kahraman ile dergimiz yayın kurulu elemanlarından Mustafa Karaosmanoğlu aracılığıyla şehir, mekan, planlama, dünya ve modernlik kavramları etrafında keyifle okuyacağınızı tahmin ettiğimiz bir söyleşi gerçekleştirdik.

M Karaosmanoğlu:

20. yüzyılın en önemli filozoflarından bir tanesi olan Heidegger der ki, ‘dil varlığın evidir’. Buradan yol alarak, dil bizim zihinsel evrenimizin sınırlarını oluşturmaktadır diyebiliriz. Bu çerçevede sormak istiyorum; bizim varlık dünyamızda ev, bir mekandır ve oldukça somuttur.  Bunun yanında cennet mekan diye bir tabirimiz de vardır ve bu tabirde yer alan Cennet kavramı diğerine nazaran oldukça soyuttur.  Lakin her ikisi de mekan belirlerler. Yani soyuttan somuta varıncaya kadar oldukça geniş bir yelpazede bir mekan anlayışımız var. Bu bağlamda sizce mekan nedir?

Mehmet A. Kahraman:

Şimdi bizim mekan anlayışımız, planlama bağlamında şöyle başlıyor: planlamada halihazırda kullanılan mekan kavramı, esasen batılı dil evreninden çevrilen bir kavramdır. Batılı bir dil olan İngilizcenin Space kelimesinin karşılığı olarak kullanılır. Space aslında bir boşluk demektir. Yani küçüklüğümüzde biliyorsunuz, okuduğumuz okullarda matematik hocalarımızın sordukları matematik problemlerinde şöyle bir ifade vardı; örnek uzayda falan derdi, hocalarımız. Aslında onu da yanlış çevirmişlerdi; oradaki uzay kelimesi de bugün kullandığımız mekan anlamına geliyordu. Aslında belli somut sınırları olmayan küçükten büyüğe kadar uzamda tarif etmeye başladığımız en boy ve derinlik çizgileriyle birlikte ifade edebileceğimiz ne varsa ona mekan diyebiliriz.

M Karaosmanoğlu:

O zaman akraba bir soru ile devam edelim; leke nedir, bölgesel planlamada?

Mehmet A. Kahraman:

Bölgesel planlamada leke, mekan içerisindeki bir takım fonksiyonların yerlerini ve büyük ölçekte şekillerini belirler. Şimdi mekandan devam edecek olursak, mekan ve mekansal planlama aslında bizim görebildiğimiz, yani gözümüzle görebildiğimiz ve yaşadığımız bir yerin, belki de bir ilçenin, bir şehrin, bir mahallenin sınırlarının çok üstünde bir yere işaret etmektedir. Biz bu mekânsal birime bölge diyoruz. Bu planlara da bölge planı. Tarif ettiğimiz planlar, bölgesel ölçekte planlardır. Biz bunların bütününü mekansal planlama olarak adlandırıyoruz. Bakınız bu bizde böyle olurken uluslararası ölçekte de böyledir.  Mekansal planlamanın gelişimi dünya ölçeğinde bu şekilde olmuştur. Şu an itibariyle ülkemizde ilk defa yeni olarak kuruldu ve bu çerçevede tüm yan, mahalleden tutun bölge ve ülke ölçeğine kadar tüm coğrafi kapsama mekan diyebiliriz.

M Karaosmanoğlu:

Mekânsal planlamada sınır nedir peki? Mesela enteresandır ki sosyalist ütopyacılar 18. ve 19 yüzyılda Avrupa da şehri planlarken özellikle zamanı da planlıyorlardı. Yani bir kişinin sabahtan akşama kadar geçen bütün zamanını, saati saatine, dakikası dakikasına dizayn ediyorlar, şu vakitte çay içecek, şu vakitte dinlenecek, yemek yenilecek gibi oldukça sınırlayıcı, oldukça insanı daraltan bir anlayışla bir taraftan insan eylemlerini, insan özgürlüğü ile birlikte sınırlarken, diğer taraftan da mekanı planlıyorlardı. Bugün itibariyle biz bu algının çok daha ötesindeyiz. Halihazırda bu tip planlamaları diktatörlükle, totaliter yapı ile bir tutan bir zihinsel donanıma sahibiz. Yani bir tür planlamadan bahsetsek bile çok fazla sınırlandırılmış bir mekan algımız yok. Ama diğer taraftan şehrin ilk kurulduğu noktada ki serbestimiz de yok. Yani gelişigüzel kurulan ilk şehirlerden ütopyacı sosyalistlerin şehir planları ile arada bir yerdeyiz. Siz bu sınırlar içinde kendinizi nerede, hangi aralıkta tanımlıyorsunuz? Bunu biraz açar mısınız?

Mehmet A. Kahraman:

Şimdi bunu biliyorsunuz; Batı toplumları, moderniteden postmoderniteye geçişleri ile birlikte bir çok toplumsal yapının da değişmesini göze aldılar. Bütün bu geçişleri, toplumsal hareketten  kültüre, bilimden şehirciliğe kadar  değişik safhalarda, ilgili kuramcılarda tartışmaya başladılar. İşte hızla gelişen bu olaylara zaman mekan sıkışması adını verdiler. İletişim teknolojilerindeki, ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerle beraber zaman ve sınır mefhumu ortadan kalktı, mesafe mefhumu ortadan kalktı. Dolayısıyla bizde planlamayı biraz daha belirsizleşen dünyanın verileri altında, bu belirsizlikle birlikte yapmaya çalışıyoruz.

Örnek veriyorum; bugün siz çok rahat bir şekilde evinizde çalışabiliyorsunuz. Yani o iş yeri için büyük yapıların gerekli görüldüğü bir dünyanın çok ötesindeyiz artık. İnsanlar evleri ile işyerlerinin arasındaki mesafeyi aradan kaldırdılar neredeyse. Planlama da bu gerçeklerin bizi götürdüğü yere doğru hızla gitmekte.  Bu noktada planlamanın bir ayağı belirsizlik üzerine, diğer ayağı ise özgürlük üzerine yükselir.

Biz bölgesel planlamaya baktığımız zaman, bu yaptığımız planlamayı bugün için hızlı treni de işin içine dahil ederek yapıyoruz. Yani yatırımlar dünyaya bakışımızı değiştirirken, değişen dünya algımız da yatırımlarımızı belirler hale gelmiş durumda. Diğer bir deyişle; hızlı tren yatırımları örneğinde olduğu gibi, bu proje de bizim bütün planlamayla ilgili anlayışımızı değiştirecek. Nasıl mı? Örneğin siz Ankara’da oturuyorsunuz Konya’da da iş buldunuz. Konya’ya taşınmak yerine Ankara’da oturup bir saat içinde işyerine gidip geleceksiniz. Yada büyük bir yatırımcısınız işyeri kuracağınız mahaldeki teşvikten faydalanmak için oraya gideceksiniz. Orada çok büyük bir alışveriş merkezi kuracaksınız ve devamla söylemek gerekirse insanlar işyerlerine Ankara’dan devamlı gidip gelecekler, hem de çok rahatlıkla. Böylelikle siz şehre katkı koyacaksınız, şehirde sizi belirleyen bir yapı statüsüne ulaşacak.

Bölge planlamayla ilgili bir sorunuz vardı. Ona cevaben söyleyeyim; bizim mekansal planlama adını verdiğimiz şey, Türkiye için pratikte üst ölçekli planlamalardır. Hem ülke ölçeğinde, hem bölge ölçeğinde, bu bölgede birbiriyle ilişkisi olan mekansal ilişkiler; ulaşım ilişkileri, mal akım ilişkileri, insanların  bir yerlere gitme gelme ilişkileri anlamında, birbiriyle ilişkide olan tüm birimler ve iller bu kategoriye girebilirler. örneğin bir Marmara bölgesi var; Marmara bölgesi bir bölge planlama mekanı olabilir. Biz, mekansal planlama dediğimiz zaman bunlara atıfta bulunuyoruz. Ama bunun yanında kelimeye genel anlamında baktığımız zaman, şehir bazında yaptığınız planda mekansal planlama olarak ifade edilebilir, ya da mahalle ölçeğinde yaptığınız planlamalar da mekansal planlama kavramı ile ifade edilebilir.

M Karaosmanoğlu:

Tarihte her medeniyetin kendi rengine bürünen şehirler var. Mesela İslam Medeniyeti dediğiniz zaman aklınıza Buhara gelir, Semerkant gelir, Taşkent gelir, Bağdat gelir, Şam gelir, Konya gelir. Bu bağlamda baktığınızda bu şehirden yetişen insanların yetiştikleri o şehre benzeyen yüzlerinin olduğunu görürsünüz; mesela Konya ile özdeşleşen bir Mevlana var. Şimdi böyle insanları yetiştirecek şehirsel dokular var mı? Bu denklemde yer alan şehir insan ilişkisi sizin zihin haritanızda nereye oturuyor?

Mehmet A. Kahraman:

Günümüzün teknolojik gelişmeleri çerçevesinde modernleşmenin bizi götürdüğü noktalar var. İşte ulaşım ve iletişimi ele alalım, bu iki unsurda ulaşılan gelişmişlik seviyesi insanların davranışına yansıdığı gibi sosyal dokuya da yansıyor. Buda bizi oldukça etkiliyor doğrusu. Örneğin bir şehir dokusundan bahsettiniz. Bizim toplumsal yapımız gereği İslamiyet’in getirmiş olduğu farklı bir doku var. Tabii, ama bu doku içinde buna bağlı olarak oluşan daha küçük ölçekte mahalleler var, az katlı yapılar var. Külliyelerde kendini gösteren meydanlar var. Biz bunları modernleşmeyle ve modernleşmenin getirileriyle birlikte, batılılaşma çizgisi çerçevesinde, teknolojik imkanlar elverdiğince biraz daha bölgesel havasından bir miktar arındırıp daha global hale getirdik. Bugün ulaştığımız gelişmişlik seviyesi bizim için önemli olduğu kadar kaçınılmaz da. Bütün dünyanın gidiş istikameti bu yönde ve hiç bir ülke bunu şu an için geriye çeviremez. Aslında şehirleşme dediğimiz şeyde batı modernitesinin, Rönesans’ının bir ürünüdür. Tarih itibariyle 18. 19. Yüzyıllardan itibaren gündeme gelmişlerdir, teorileştirilmişlerdir. Planlama tarihi perspektif içinde bakıldığında kendi ilhamını daha çok Antik Yunan’dan alır. Bugünkü şehirleşme ve şehircilik düşüncesi ise, teknolojisiyle ve planlamasıyla özellikle Angalo Sakson etkisinin dünya çapında elde ettiği bir başarıdır diyebiliriz. Biz de şu an itibariyle bahsi geçen medeniyet ölçüsüne ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat bu esnada bir takım kültürel dokuları da ihmal ettiğimiz gerçektir. Tahrip demeyelim de ihmal diyelim. Ama bu ihmalin olduğunu inkar edemeyiz.

M Karaosmanoğlu:

Günümüz şehirlerinin kaçınılmaz gerçekliği içinde gökdelenin olduğu muhakkak; mesela 50 katlı bir gökdelenden bahsettiğimizde. Bu gökdelenin yerden yüksekliği yaklaşık 150 metre. 150 metrede yaklaşık insan boyunun 100 misli oluyor. Bu belki de insan soyunun kendi soyu tarihinde ilk defa kendi kendini ezen bu kadar büyük yapılar yaptığı bir döneme denk geliyor. Yani insan psikolojisinin burada kendisi tarafından ezdiğini düşünemez miyiz? Bu bir tür yabancılaşmayı da beraberinde getirmiyor mu? Bu noktada ne diyebiliriz?

 

Mehmet A. Kahraman:

Tabi bu da çok ciddi bir soru. Bir yandan sizin dediğiniz gibi düşünülebilir ama bir yandan da bir meydan okumadır. Belki doğaya belki teknolojik sınırlara karşı. Ama bu şehirsel duruşun temel kodlarında sanıyorum bir meydan okuma mevcut. Bu da büyük yapılarda bir sınırsızlık gösterisi haline geliyor biliyorsunuz. 700 metrelere 800 metrelere varan büyük binalar tasarlanıyor. Bu bir yandan güç gösterisi ve bir teknolojik ilerleme. Gerçekten insanoğlunun ilerleme kaydettiği bir alan burası. Ama sizin bahsettiğiniz anlamda, düşünüldüğünde yapı insan ölçeğinde de çığırından çıkılan bir nokta bu. Ama bu gökdelenvari yapılar sembolik şeyler. tüm şehre yayabileceğimiz bir yapı bütünlüğü değil. Gelinme istenen nokta açısından bakılırsa Japonya buna güzel bir örnektir. Japon şehrine baktığınızda şehrin merkezinde bulunan çok büyük gökdelenlerle beraber, şehrin dış kısımlarında ve banliyölerde tek katlı klasik geleneksel yapı devam ettiği görülmektedir. Esasen bizim bu iki yapısal veriyi bir arada yürütebilmemiz lazım esasen. Önemli olan şey, insanların bir araya geldiği mekanları, çarşıları, meydanları oluşturabilmek. Onun dışında baktığımızda, bir yandan çevresel faktörler var, sürdürülebilirlik faktörler var. Çevresel faktörler açısından baktığınız zaman deniyor ki; çok çevreci yaklaşımlar kompakt şehirler olması gerekiyor. Şehirler kompakt olsun yukarıya doğru çıksın, yükselsin, mümkün mertebe daha az arazi kullanalım, yayılmayalım. Araziye ne kadar az etki edersek doğaya o kadar az müdahale etmiş oluruz. Çünkü bu şehirler yayıldığı zaman, alt yapı yatırımları, ulaşım yatırımları, yakıt masrafları falan bunlar oluşacak. Dolayısıyla şehirlerin genişleme alanlarında artı bir faktör olarak kentsel ısı kubbesi adı verilen bir kubbe oluşuyor. Bu kubbede aynen atmosferin yaptığı bir etki gibi bir etki var. Mesela kar yağarken, yağmur yağarken ısı kubbesi dediğimiz faktör, bunların sert etkilerini biraz daha yumuşatır. Dolayısıyla küresel ısınma dediğimiz şeye, bu bahsettiğimiz kentsel ısı kubbesi de artı bir etki olarak katılmış oluyor.

Diğer taraftan bakıldığında ise, şehir içinde arazi fiyatları çok yükseliyor. Dolayısıyla bizim gibi gelişmekte ve gelişmişlik noktasındaki ülkelerde, fakirlerin konut sorununu çözmek isterken, özellikle kültürümüzde var olan mahalle dokusunu yaşatmak isterken bir ara çözüm olarak farklı yollara saptığımız oluyor. Bu durumda karşımıza siteler çıkıyor ve bizde zorunlu olarak sitelere yöneliyoruz. Bu kaçınılmaz gibi duruyor. Siteler yine de masum kalıyor. Niye mi? Çünkü sitelerde çocuklara bir oyun alanı sağlanabiliyor. yeşil alanlar parklar bahçeler gibi alanlar sağlanabiliyor.

M Karaosmanoğlu:

Peki biz bu siteyi biraz daha büyütürsek gettoya doğru gitmiş olmaz mıyız?

Mehmet A. Kahraman:

Ben öyle düşünmüyorum. Bana göre bir gettolaşma değil. Neden bir gettolaşma değil. Getto kavramı Avrupa’da ve Amerika’da şöyle ortaya çıktı. Önce muntazam şehirler planlandı ve oluşturuldu. Bu şehirler zamanının çok ciddi bir teknolojileriyle yapılmıştı. Daha sonra bu şehirler belli bir çekim merkezi oluşturup insanlara cazip gelmeye başladırlar ve de insanlar bu şehirlere akın akın gelmeye başladılar. Bu insanlar genellikle belli bir etnisiteye mensup olduklarından  dolayı şehrin çevresinde tek etnisiteden meydana gelen yapılar oluştu. Fakat bizim Türkiye’mizde gecekondulaşmadan geldiğimiz için böyle bir durum olmadı. Biz şimdi bu durumu bir üst seviyeye taşıyan bir anlayışla projeler yapıyoruz. Bizim bir etnik kaygımız yok ve Türkiye’de şöyle bir sosyolojik araştırma var; insanlar bir gelişmeyi takip eder gibi üst gelir gruplarını da mesken bağlamında takip ediyorlar. Dolayısıyla gecekondudan apartmanlaşmaya, apartmandan siteye, siteden de belki gökdelen, rezidans tarzı bir yere, ondan sonra tekrar villa türü meskenle, müstakil bir yapılaşmaya doğru, gelir durumlarıyla doğru orantılı olarak bir seyir çizgisi tutturmuşlar. Avrupa ve Amerika’da bulunan gettolarda herhangi bir altyapı ve sosyal donatı imkanları yoktu. Bizim Türkiye’deki siteler ve toplu konut uygulamaları bu bağlamda gettolaşmaya uymaz tam tersi sıkışmışlık içerisindeki insanları kurtaran bir projedir siteleşme.

 

M Karaosmanoğlu:

Ben de bunu tek tipleşme anlamında söyledim. Yoksa tabi ki uymaz.

Mehmet A. Kahraman:

Bizim genel sıkıntımız şu; Türkiye’de eskiden bir mahalle kavramı vardı. Ben Polatlı’da büyüdüm ve orada bir mahallede oturdum. Benim okuduğum okul evimin bir sokak aşağısındaydı ve yürüyerek okula gidip gelirdim. Evimizin önündeki sokakta da top oynardık. Bu fotoğraf 1970’lere 80’lere ait. O zaman araba bile düzgün geçmezdi sokaklardan. İki katlı evler vardı ve bu evlerin önlerinde çok güzel bahçeleri bulunurdu. Herkes birbiriyle komşuydu. Evlerin önünde hayat denen ve evle yol arasında kalan bir ön bahçe vardı. Ama şimdi gidin Polatlı’da hatta Ankara’nın hiçbir ilçesinde o mahalleyi o sokağı bulamazsınız. O sokak nasıl bir hale geldi biliyor musunuz? Sokağın genişliği aynen korundu iki katılı binalar 5-6 katlı hale geldi ve gün geçtikçe çirkinleştiler.  Dolayısıyla ortada ne sokak, ne de çocukların oynayacağı bir alan kaldı. Şimdi Ankara İstanbul gibi devasa şehirlere baktığınız zaman gördüğümüz manzara şu. Bizim yaşadığımız mahalle dokusunda, o doku gereği hoş bir manzara oluşturan tarihsel yapı, 5-6 katlı binalarla birlikte çok sıkışmış, birbirine tamamen bitişik binalarda, pencereyi açtığınız zaman karşıdaki evin mahremine giren ucube bir hale geldi. Sokakta arabanızı park edecek yeriniz yok. Çocukların çıkıp oynayacağı bir alan yok. Okula gitmek zaten serviste falan oluyor. Mesela bizim toplu konut uygulamalarıyla ve kentsel dönüşümlerle gelmeye çalıştığımız nokta bu var olan durumu rahatlatmak. Yani biz diyoruz ki; biraz daha binalarımızı birleştirelim. Binalarımızı yükseltelim. Bu binaların etrafında okul alanları açalım, yeşil alanlar açalım, otopark alanları açalım. Yollarımızı genişletelim ve kentsel dönüşümleri bu çerçevede ele alalım. Toplu konut uygulamalarıyla da şehirlerimizde zaten böyle bir mantık yerleşmeye başladı. Kısacası şunu yapmak istiyoruz; çocuklar yürüyerek okula gitsinler, yürüyerek parka gitsinler. Yine yaşlılar o sitelerin yeşil alanlarında, parklarında günlerini geçirsinler. Bizim bütün düşüncemiz bu. Hem planlama yaklaşımımız, hem konut ve kentsel dönüşüme bakışımız biraz bu yönde olacak.

kahraman2

M Karaosmanoğlu:

Sanıyorum ilk gökdelen fikri Louis Henry Sullivan tarafından 20. Yüzyılın başlarında ortaya atılıyor. Ama cam kaplama yüzeyi  daha sonra Mies Van Der Rohe 25’lerde falan yanlış hatırlamıyorsam ilk defa böyle bir gökdeleni  tasarlamıştı. Gökdelenin üzerine cam kaplamayla birlikte siz aslında yatay olan o çevresel dokuyu dikey hale getiriyorsunuz yansımasıyla.  Şimdi burada sanal bir ortam oluşuyor aslında. Bu da bir anlamda yanılsama. Bu belki de post modernin tarih öncesi, dolayısıyla postmodern belki de oradan tartışılmaya başlanmalı. Çünkü  bir gerçekliği bir sanallığa dönüştürme hadisesi. Yani modernin ötesine geçiş bir anlamda. Şimdi şehre en uzun gölgeyi düşürdük böyle bir tarafı var gökdelenin. Biz de geliştirilen bu gökdelenle birlikte mekanikleşmeye başladık. Yani bizim soy tarihimize bakarsak insan olarak tarıma geçmemiz yaklaşık 15 bin yıllık bir süreç. Öyle söylüyor bilim adamları. Dolayısıyla 15 bin yıllık süreçte biz çalıştık çabaladık, dolayısıyla bedenimizi kullandık. Hatta toplayıcıyken hatta avcıyken bile bedenimizi bir alet gibi kullandık. Fakat bugün modernlikle birlikte bizle bedenimizi kullanmamaya başladık.  Bununla birlikte zihinsel yapımızı da değiştirmeye doğru tahvil ettik. Şimdi körleşen ve belki de ilerde bu durumdan kaynaklanan hiç kullanmayacağımız külçeleşmiş bedenlerimiz olacak. Bu modern bir durum ve postmoderni de içeriyor.

Mesela seri katil klasik toplumlarda yok. Yani modern toplumun bir unsuru. Yani insan zevkine adam öldürebiliyor. Kısacası demem o ki; modernlikte birlikte zihinsel ve bedensel bir çok hastalıkların ürediğini görüyoruz. Bu biraz da bizim modern tasavvurumuzda oluşan şehirlerin bize mirası değil mi?

 

Mehmet A. Kahraman:

Çok doğru hatta şimdi geleceğe dair bazı ütopyalar var. Bu meyanda öyle binalar tasarlıyorlar ki, içinde tarım alanları var, ormanlar var. Yani bütün bir yaşam alanı, tamamen bina içerisinde tasarlanıyor. Fakat bu da yeşilden, doğadan, eski asıl yurdundan koparıyor. Yani bu durum bir taraftan insanın kendi soyuna ve kendi benliğine yabancılaşmasını  getiriyor. Diğer taraftan ise insanları bir cam fanus içine kapatıp topraktan, doğadan, çevreden kopartmak anlamına geliyor. İşte bizim planlamada şehirleşmede, bana göre dikkate almamız gereken hususlar biraz bunlar olacak. Yani bazı ikonik yapılar, teknolojinin getirdiği, gelişmişliğin göstergesi  olan gökdelen gibi binalar kaçınılmaz olarak yapılacaktır. Belki iş yeri ortamlarında bunlar bulunacaklar ama yaşama ortamlarımızı, oturduğumuz, ikamet ettiğimiz yerleri, biraz daha kültürümüze uygun ve insancıl paylaşımlarımızı yapabilecek mekanlar olarak kurgulayabilirsek, kendi geleneksel  mimarimizin ögelerini yansıtacak şekilde kurgulayabilirsek bir anlamda amacımıza ulaşmış sayacağız kendimizi. Yine bu şehirlerimizi; çocuklarımızın yaşlılarımızın dışarda çok rahat çıkıp oynayabilecekleri, güvenle dolaşabilecekleri bir ortam haline getirebilirsek planlamacı olarak mutlu olacağız. En büyük kazancımız o olacaktır. Böyle bir sıkıntı var ve bizim de bu yönde bir çabamız  var.

M Karaosmanoğlu:

Birde bazı şehircilik kuramlarında mesela yüksek katlı binalar şehrin çevresine doğru varlıklarını gösterirken ve de şehri bir çanak gösterirken. Şimdilerde bizim yaptığımız planlarımızda ve mevcut durumda ise şehrin merkezinde daha fazla yüksek binalar oluyor.

Mehmet A. Kahraman:

Bu bahsedildiği gibi bazı kuramlarda öyle ama bazı kuramlarda da öyle değil. Özellikle Amerika şehirlerine bakacak olursak merkezde çekirdek bir alan vardır. Orada çok yüksek merkezi binalar vardır. Manhattan mesela. Yani şehrin dışı tamamen tek katlı ve iki katlı evlerden oluşuyor ama bunun bir dezavantajı var; o zaman şehir çok geniş bir alana yayılmış oluyor. Ama mesela Paris gibi, Madrid gibi bazı yerlerde de, mevcut dokuyu koruyarak davranılmış olduğundan, bu bin yıllık mekanlar bir doku olarak korunmuştur.  Yeni alanlarda Madrid’deki Finans merkezi  bölgesi gibi biraz daha dışardadır. Bu açıdan iki farklı yaklaşım var diyebiliriz. Bu yüksek binalarla birlikte şehirleri de bir anlamda rahatlatmış oluyoruz.

Bizimde bugün hem Ankara’da hem İstanbul’da  büyük ölçekli mega projelerimiz açıklanıyor. Hem bu tarihi, kültürel dokuyu korumak için, İstanbul’un o eşsiz geçmişini, 4bin, 5 bin yıllık, belki de 8 bin yıla ulaşan tarihini korumak için, yeni çekim alanları oluşturmak durumunda kalıyoruz. Bu durum aslında, yeni rezerv alanlar oluşturmak için yeni ekolojik yaklaşımlar geliştirmek için iyi bir fırsat.

M Karaosmanoğlu:

Bir de şunu sorabilir miyim. Çevre ve şehir, felsefi altyapılarıyla birlikte baktığımız zaman taban tabana zıt kavramlarmış gibi geliyor. Sanki ikisi birbirlerini yiyen kavramlarmış gibi duruyor. Yani şehri oluşturduğunuz zaman bir biçimde çevreyi yok etmeniz gerekiyor ki şehri oluşturabilesiniz. Yani şehri kurmak için bir miktar alanı yok etmek durumunda kalıyorsunuz. Halbuki bu iki kavram birbirlerine zıtlık ifade etmelerine rağmen aslında en fazla birbirlerine ihtiyaç duyan kavramlar. Çevresiz bir şehir, şehirsiz bir çevre düşünülemez. Çünkü insan faktörü var. Yaşanabilirlik faktörü var. Bu noktada bizim şehirlerimizin çevreyle olan ilişkilerini anlatır mısınız?  Birde bu çevreci gruplar var bu çevreci gruplarla, bizim Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı olarak ilişkimiz nedir?

Mehmet A. Kahraman:

Şimdi bana göre, çevre ile şehir arasında kaçınılmaz bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Bir kere tüm dünyada, çevresel problemlerin ortaya çıkışı, şehirleşme ve sanayileşme ile olmuştur. Aksi taktirde şehirleşme ve sanayileşmenin olmadığı bir yerde bir çevreden bahsedemeyiz.  O zaman doğal bir çevre olur ve biz bunu isimlendirmekte bile zorlanırız. Çünkü isim da bir ihtiyaçtır. Bugün dünyada global ölçekte çevre adına tartışılan iki tane çok önemli konu var. Biri küresel iklim değişikliği, ikincisi de küresel ısınma. Tüm uluslar arası aktivitelere baktığımızda bu sorunların ana noktasının hızlı ve plansız kentleşme olduğunu görüyoruz. Bu çerçevede bizim çevre ve şehir arasında çok büyük bir bağlantımız, çok önemsenecek bir ilişkimiz var. Biz meseleye biraz da bu yönden bakmaya çalışıyoruz. Ama tabi bu fotoğrafın bir yüzü diğer yüzünde ise başka şeyler var. Türkiye’de şehirleşme sürecini bir insan vücudu örneğinde tarif edersek, şehirlerimizi ergenlikten delikanlılığa ve olgunluğa geçme aşamasındaki bir bedenmiş gibi görürüz. Bizim ergenlikte sivilcelerimiz vardır, boyumuz tam değildir. Vücudumuz gelişme aşamasındadır. Biz gelişmekte olan şehirlerimizde o sancıları yaşıyoruz. Kentsel dönüşümleri de o yüzden yapıyoruz.  Biz hızlı ve sağlıksız kentleşme ile su havzalarına yerleştik, tarım alanlarına yerleştik. Kentsel dönüşümleri yaparak biz bunların önüne geçmeyi amaçlıyoruz.

Bir yandan Türkiye’de sanayileşme devam ediyor, bu çok önemli biliyorsunuz. Sanayileşmemizde belli aşamalara gelmek zorundayız. Türkiye’nin ciddi enerji problemi var. Dolayısıyla bunların hepsi, çevre ile belli bir ölçü dahilinde değerlendirmek gerekiyor.  Bazı yerlerde terazi biraz daha ağır basacak, bazı yerlerde biraz daha farklı olacak.

M Karaosmanoğlu:

Türkiye için önemli olan ve şehircilikle uğraşan bir mimar var biliyorsunuz; Turgut Cansever. Cansever hocanın şehircilik noktasında bazı değişik düşünceleri var. Onun perspektifinden baktığımızda şehrin yüzeye yayıldığını ve daha fazla alan kapladığını görüyorsunuz. Bu doğru ama bu doğrunun bir karşılığı var od şu; bu şehirde insan yapı dengesi insanın lehine kurulmuş ve onu ezmeyen bir tarafa sahip. Ayrıca hocaya göre şehre ait planların her 30 yılda bir yenilenmesi lazım, onun böyle bir dinamik şehir anlayışı var. Bu konuda ne diyorsunuz?

Mehmet A. Kahraman:

Bazı şehir kuramcıları 30 yılın bile uzun olduğunu söylüyorlar. Ülkemiz için bakıldığında hızlı bir dönüşüm sürecinde olduğumuzu görülüyor. Bir yandan ülke olarak dünya ile bütünleşme sürecindeyiz. Bu durumda 30 yıl çok uzun bir süre olabiliyor. Planlama bunu kendi içinde tartışıyor. Böyle kapsayıcı, buyurgan ve bütün parametreleri önceden öngörebilen yaklaşım yerine, daha müzakereci daha katılımcı bir yaklaşım gerekiyor. Daha doğrusu kişileri grupları bir araya getirebilen esnek dinamik bir sistem tartışılıyor. Bizim yaklaşımımız biraz da bu yönde.

M Karaosmanoğlu:

Bizim insan olarak yaptığımız her şeyde dünya görüşümüzün bir yansıması bulunmakta. Bilimimiz bile dünya görüşümüzden bağımsız değil. Oklit geometrisini bir örnek olarak alabiliriz. Oklit’in zamanında Dünya öküzün boynuzları üzerimizde duran bir tepsi biçiminde algılanıyor.  Dolayısıyla bir düzlem, Oklit geometrisi bu düzlemin geometrisi. Başka yerde çalışmıyor. Bununla birlikte Albert Einstein’ın yaşadığı zamanın dünyası geoit şeklinde ve düzlem geometrisinin verileri ile ulaşılamayacak bir matematiksel tabana sahip. Onun için Einstein Riemannian geometrisi adı verilen küresel verileri esas alan bir geometrik düzenle birlikte izafiyet teorisini oluşturuyor. Dolayısıyla bizim bilimsel bakış açımız kendi dünyaya bakış şablonumuzla birlikte yaptıklarımızı ettiklerimizi etkiler. Şimdi bu açıdan baktığımız zaman, birinci sorum şu; bizim kendi zihinsel evrenimizi tam anlamıyla yansıtan bir şehirde oturduğumuzu söyleyebilir miyiz? İkincisi ise müdürlüğünüz süresince benim şunu da yapmam gerekirdi aslında. Benim ideal şehrim şudur ama şartların ve zamanların ruhunun bana ilham ettiği şeyleri yapıyorum. Bana kalsaydı şehrin yüzü şöyle olurdu dediğiniz bir şeyler oldu mu?

Mehmet A. Kahraman:

Biliyorsunuz bakanlığın yapısı çok yeni. Kurulalı 1,5 yıl oldu. Genel Müdürlüğümüzün yapısı da öyle. Bizim genel müdürlük olarak esas gayemiz, Türkiye ölçeğinde bu yakındığımız şehirlerimizin ve sokaklarımızın genel yapısını değiştirmek. Ayrıca ulaşımın zorluğundan, hava kirliliğinden şikayetçi oluyoruz. Biz bütünüyle bunları çözmek istiyoruz. Esas gayemiz bu. Türkiye’nin şehirleşmesi, dünya ölçeğinde bir standarda kavuşması gerek. Tabi bunu yaparken mimari anlamda  belli bir güzelliğin olması lazım. İşte biz bunu sağlamak istiyoruz. Sokaklarımızda, caddelerimizde, binalarımızda gördüğümüz kirlilikleri gidermek gerekli, buna çalışmamız lazım.

Bir yandan insanlarımızı özellikle deprem, sel, toprak kayması gibi doğal afetlerden korumamız gerekli, diğer yandan ise onların güven içinde yaşayacakları ortamları oluşturmamız lazım. Kentsel dönüşüm bunun için yapılıyor zaten. Çocuklarımızın ve kendimizin ruh sağlığı için geniş yeşil alanlar parklar bahçeler oluşturup bunlar çerçevesinde bir şehirleşme ortaya çıkarıp yani bahsi geçen ögeleri merkeze alan yine geniş meydanlarıyla insanların bir araya gelebilecekleri, cem olabilecekleri şehirleri oluşturmak ve bunu tüm Türkiye’ye yaymak esas gayelerimizdir. İlk etapta koyduğumuz hedefler bunlar.

M Karaosmanoğlu:

Üniversitelerden bir katkı alıyor musunuz?

Mehmet A. Kahraman:

Üniversitelerden katkı alıyoruz tabi. Kurumsal bazda birkaç üniversiteyle imzaladığımız danışmanlık anlaşmalarımız var. Bunları yürütüyoruz ama daha da fazla olması gerektiğine inanıyorum.

M Karaosmanoğlu:

Toplumu çok fazla tartıştırmadık galiba.

Mehmet A. Kahraman:

Şimdi biliyorsunuz bizim bir imar kanunumuz var. İmar kanununu bir anayasa gibi bir toplumsal mutabakat haline getirmek lazım. O da neden, çünkü kişiler Türkiye’de daha çok rant algısı üzerine yoğunlaşıyorlar. Bizim isteğimiz bu topraklar üzerindeki zenginliğin herkese adil bir şekilde dağıtılması. İmar planı gereği, insanlarımızın toprak üzerinden aşırı rantlar elde etme duyguları olduğu için adil dağıtım kaçınılmaz. Çünkü diğer türlü orada bir çatışma oluyor. Yani modern, donatısı bol, yeşil alanı bol, çevreye duyarlı bir şehirleşmeyle işte fazla bir zenginlik oluşturacak rant ve imar baskısı, sanayileşme baskısı arasında bir sıkışmışlık var ve biz bunu çözmek istiyoruz. Halihazırda yaşadığımız sorun bu. Bunu biraz daha dengelememiz gerekiyor. Tabi zaman içerisinde o yöne gidecektir o. Bu bir geçiş sürecidir.

M Karaosmanoğlu:

Her şey için teşekkür ederim.

Mehmet A. Kahraman:

Ben teşekkür ederim.

Arkadaşlarınızla Paylaşın...

Bir cevap yazın