Bir Şehir Mobilyası Olarak Müzik

mob1Önce tını vardı. Ve tını sesten de önce idi. Evrenin o ilk oluşum anında, kaostan kozmosa geçişin o eşsiz anına tanıklık eden şey; tınıdan başkası değildi şüphesiz. Yani maddi evrende tını, anlamı önceleyen bir yapıda kendini görüngüler dünyasına sunmuştu. Canlıdan ve anlama yönelik ne varsa onlardan önce varlık aleminde sahne alan tını, kültürden medeniyete kadar insana ait hangi oluşum varsa onları da önceler mahiyete sahipti. Tınının sahip olduğu imkan alanı, gittikçe gelişerek farklı temsil noktalarına doğru ulaştı. Anma biçiminden armoniye, müzikten sembole kadar uzanan bir çizgide tını kullanılır hale geldi. Kulağımıza, evimize, şehrimize ve dahi bütün bir evrenimize içkin bir misafir haline gelen tını, kendinin kapı dışarı edildiği bir hayatı çöle çevirebilecek kadar güçlüdür.
Her şeyler evrilir. Zaman içinde evrilir, mekan içinde evrilir. Olmadık yükler edinir bazen ve bazen de hörgücünde ne varsa boşaltmaya çalışır, zaman içinde. Bazen bir niteliğin bilindik ve sonraki adı olurken, bazen de kendi içeriğini genişletmeyi becermiştir. Tını ses olmuştur, ses söze dönüşmüştür zamanla ve söz de ezgiye. Meselenin diğer yüzünde ise, bir vuruşluk sesten başlayarak notaya ve oradan da müziğe doğru bir geçiş yapan da tınıdan başkası değildi. Ve tını içinde bir mekana sahip olmanın ihtiyacını hissettiği zaman; öncelikle bir enstrüman elde etti, sonra mekana doğru genişleyerek bir odası oldu tınının ve sonra da bir şehri, bir ülkesi, bir milleti ve en sonunda bir medeniyet sahibi oldu tını. Evet, öyle zannedildiği kadar yalnız değildi tını, herkesten önce bir yeri vardı evren içinde.
Müzik, şehri yapısal bir paranteze alarak, daha çok bir görsellik biçiminde tanıdı. Müziğin kendisi için edindiği renkler, şehrin değişik semtlerinde değişime uğrayabileceği gibi, müziği bu çerçevede en çok etki eden mekansal uzay, girilen bu ilişkiden ötürü, en sivilinden en resmisine kadar görece de olsa bir biçimde değişti. Yani ilk etapta müziğin evrensel bir dile dönüşmesi için lokal kalıplar içinde kendini ifade etmesinin gerekli olduğu söylenebilir.
Şehir, görsellik, yapı ve müzik öyle sanıldığı gibi birbirlerine uzak kalan kavramlar değillerdir. Şehir, müziğe ulaşmak için bir taraftan kendini oluşturan altyapısal öğeleri kullanırken, diğer taraftan da mahalleden haneye kadar kendi görsel kodlarına başvurup adeta müzikle bir başka düzlemde eşleşmenin yollarını arar. En kötümser haliyle bir psikoloji olarak hepimiz kendimizde olan biteni şehrin dilinden dinlemeye çalışırız. Kendisini bir şey ve bir nesne şeklinde kavrayıp oradaki haliyle çiçeklenen müziği dilimizdeki evrene çevirmenin bir yöntemi olarak şehir, kulağın görselliğe evrilmesi ile başlayan süreçte kendini duyumsatır. Diğer taraftan bir çeviri aracı olarak müzik, içinde yer aldığımız mekanın farklı bir yönden dışavurumu olarak kendindi gösterir.
Şehirleri binaların oluşturduğunu bilmekteyiz buna göre; bir bina kendi yapı sitiline uygun olacak bir şekilde müzikle bir araya gelebilir. Mesela bir şehrin merkezinde yer alan bir mahalle barok unsurlar içeren binalardan oluşabilir, o zaman o binalardan oluşan şehirsel dokunun da müziği üç aşağı beş yukarı ortaya çıkmış demektir.

mob2
Bir şehrin klasik bir görünümü varsa ve şehirsel fotoğraf için en uygun deyim, binaların klasik duruşuna karşılık geliyorsa eğer; o zaman bahsi geçen şehir için, Beethoven’in, Mozart’ın ve Bach’ın müziğinden bahsedebilir. Yok, eğer bu şehir bütün klasik dokusuyla (ki böyle şehir bulmak artık çok zor ve gün geçtikçe daha da zorlaşıyor) bize aitse o zaman da Hamamizade İsmail Dede efendi’den, Itri’den ve Hacı Arif Bey’den bahsedebilirsiniz. Hatta bir yerlerden bir pikap elde edip Hafız Burhanın o eşsiz sesinden bir gazel bile dinleyebilirsiniz. Ve daha da ileri gidip; o cumbalı, önlerinde hayat bulunan evlerin, sizi akşamüstüne davet ettiği ramazan akşamlarında, bir gramafon eşliğinde sultaniyegah sirto veya herhangi bir taksim müziği eşliğinde maddi ve manevi tarihinize doğru muhteşem bir yolculuğa çıkabilirsiniz.
Müziğin diğer sanat dallarından daha kesif şekilde işitilen bir dili vardır ve bu dil zaman içinde değişebileceği gibi, aynı zaman dilimi içinde de farklı kalıplar kullanabilir.

Müziğin insanın bedensel ritmi üzerinde de bir etkisi vardır aslında. Bu minval üzere bakıldığında; müzikte ritim sizi geleceğe, melodi ise geçmişe davet edeceğinden hızlı bir müziği size ilham eden dokunun büyük apartmanlar ve görkemli binalar olduğunu görürsünüz. Ağır bir müzik dinlerken ise daha farklı bir zeminde yürüdüğünüz hissiyle, birde bakmışsınız ki bahçe duvarlarından sümbüller sarkan bir sokağı, hercai kokular içinde hemen hemen yarılamışsınızdır.
Kötü düzenlenmiş bir mahalle veya sokakta ise belki de sizi karşılayan müziğin kakofonik yanının bütün güzellikleri örttüğü salaş ve döküntü binaların varlığı ile birliktelik oluşturduğunun birden farkına varırsınız.
Hangi kültüre, hangi medeniyete ait olursa olsun bütün toplumların sosyal statüleri gereği, zenginlikleri, kültürleri, hayata bakışları üzerinden ürettikleri diğer değerler gibi, bu değerlere paralel müzik ürettiğinden de söz edebiliriz. Mesela alt kültürün ürünü olan bir müzik nasıl diğerlerinden ayrılıyorsa, o kültüre mensup olan insanların oturdukları mahalle veya semtte diğer mahalle veya semtlerden dinledikleri müziklerin paralelinde ayrılıyordur. Tarihte veya günümüzde salt müzikle uğraşanların oluşturdukları bir mahalle veya herhangi bir şehirsel birim olup olmadığını bilmiyorum. Ama sevdikleri Fado müziğinin temsilcisi bayan müzisyen Portekiz’de öldü diye, dinleyicilerinin tercihlerinden ötürü onun mezarının yanında yer alan arsa fiyatlarının birden aşırı derecede arttığını bir televizyon programında izlemiştim.

mob3Müzikle uğraşan bilim adamlarının değişik şehirlerle, değişik müzikleri eşleştirip, hangi şehrin hangi müzik türüne uyduğunu araştırması belki de bizi oldukça değişik ve şaşırtıcı sonuçlar verecek bir noktaya getirecektir. Böylelikle şehrin müzikal dilinin keşfinden kaynaklanan bir veri yığını ile, şehirlerimizin üzerine çok daha farklı ve değişik analizlerde bulunabileceğiz. Bu tarz bir yaklaşım belki de bizim, bir taraftan şehrin dilini anlamaya yaklaşırken diğer taraftan da şehir müzik etkileşimi ile birlikte çok daha gelişecek olan değişik kombinasyonlara tanık olmamıza yarayacaktır.
Bizler hangi tınının hangi sokağa ait olduğunu bilmekle belki şehir hakkında bütün bilinmeyenleri bir çırpıda bilecek değiliz ama şehre sesin hangi ucundan girdiğine dair bir fikir elde etmede müziğin bize yardımcı olmayacağını kimse söyleyemez.
Çünkü müzik kendi soyut yapısını şehrin somut görünüşüne uyarlayarak bir ölçüde kendi strüktürünü ve genetik kodlarını yeniden gözden geçirebilir. Yani şehrin müziği anlamada ne kadar faydası varsa müziğinde bir şehri anlamada o kadar faydası vardır diyebiliriz.
Kısa müziğe denk gelen şehirler planlaması doğru dürüst yapılmamış, gerekli şehir bileşenleri tarafından donatılmamış zaman tarafından çabukça öğütülebilecek özeliklere sahip olan şehirlerdir. Bu şehirlerde tarihi kültürel herhangi bir özelliğe ya ender rastlarsınız veya onlardan hiçbir iz bulamazsınız. Bu tip şehirler size pek fazla bir şeyler vermezler. Ama senfonik şehir diyebileceğimiz genişlikte diğer şehirler vardır ki bu şehirler; bütün şehirsel mobilyaları bünyesinde toplamış, şehir bileşenlerinin her birini yerli yerine yerleştirmiş, bir semtinden diğer semtine geçerken bir senfoninin fragmanları arasındaki geçişler gibi uyum arz eden geçişlere sahip yapı olarak görülürler. Bu tip şehirler diğer şehirlere göre hem şehir bileşenleri açısından zengindirler hem de bu şehir bileşenlerinin armonisini şehrin dört bir yanından fark edersiniz. Bir diğer taraftan da bahsi geçen şehir kakafonik olmanın ötesinde birbirinden farklı olan bütün unsurlarını bir arada yaşatma pratiğini diğer şehirlere oranla oldukça ileri düzeyde gerçekleştirmiştir. Bu şehir tipinde gökdelenden aparmana, apartmandan müstakil binaya varıncaya kadar bütün birimler şehrin hem farklı bölgelerinde yer almakla birlikte hem de aynı yerin içinde değişik mahallerde bir araya gelme başarısını yaşamışlarıdır.
mob5Şehir ve müziğe bir arada baktığınızda pratik olarak, somut bazı şeyleri görmeniz oldukça kolaylaşır. Mesela Konya hepimize ney ve Mevlevi Ayini Müziğini hatırlatır. Mevlana imajı ile birlikte düşünülen şehir, bütün şehirsel verilerin ötesinde farklılaşmaya başlar ve Mevlana Celalettin Rumi’nin kişiliğinde değişik özelliklerini insan zihninde kurar ve zaman zaman bu özellikleri paylaşabilir düzeyde nesnel hale getirir.
Bir senfonik şehir olarak İstanbul ise Eyüp sultan’da göğe doğru dikelmiş minareleri ile insana tasavvuf müziğini ilham ederken, Üsküdar’da boydan boya Itri ve Dede Efendi melodileri manevi bir müzikal dekor oluşturur. Levent’te daha bir batı müziği duyulur apartmanlardan, daha sertleşir her şey, şekillerin ovalliği kaybolmaya başlar. Kenar semtlerde gariban çocuklarının ağzında notalar halinde arabesk nameler belirir hemen. Bunun ötesinde köyden göç almış ama gelenlerin şehirli olmaya niyetli olmadıkları kesimlerin yaşadığı yerde uzun hava ile karışık halk müziğini bütün varlığıyla hissedersiniz. Bir inadın değişik düzende kendini ortaya koymasından, ben zaten bildiğiniz her şeyim, benim öte dediğim yerde size hayat hakkı yok aslında, o gördüğünüz seraptan başka bir şey değil.
Gerçi İstanbul senfonik şehir olmanın gereklerini bir yere kadar sağlamış olmasına rağmen birbiriyle uyum sağlama noktasında bir miktar olsun eksiklik göstermektedir. Lakin bu eksiklik telafi edilebilecek bir eksikliktir ve dönüştürülebilir özelliklere sahiptir.
mob4Diğer taraftan bir başka unsurda yukarıda kısmen bahsedilen köyden şehre göç unsurundan kaynaklanan bazı olumsuzluklardır. Bilindiği gibi köyden şehre göç bir taraftan demokratikleşme ivmemizi yükseltip çok sesliliğimizi artırırken, diğer taraftan da şehre doğru gerçekleşen hücumun neferleri şehre vardıklarında bir yönleriyle şehirde yaşamanın imkanlarından faydalanırken diğer taraflarıyla ise katı bir konservatif tutumla değişimin yanına bile uğramayı düşünmediler. Bunun yerine belki bütün doğallığıyla kendi geldikleri yerlerin adetlerini ve zevklerini şehre taşıdılar. Bir taraftan apartmana yerleşirken diğer taraftan da yerleştikleri apartmanın balkonuna toprak taşıyıp bazı sebze ve meyve yetiştirmeyi ihmal etmediler. Diğer taraftan Osmanlıdan günümüze kadar gelen şekliyle şehirlerimizde terennüm edilen Türk Müziği bu göç sonucu bahsi şehirlerdeki genetik kod tam anlamıyla değiştiği için artık dinlenmez oldu. Çok değil bundan otuz kırk yıl öncesinde her haliyle fark edilen şehirli tip, birden bire yok olup buharlaştı. Artık her tarafta ya Batı Müziği ya Halk Müziği veya her ikisi de birden dinlenir oldular.
Bugün itibarıyla şehirlerimiz, zaman okunun gösterdiği yere doğru hareket ederken, birer ayna olarak bizi de ifade eden müzikle başka iklimlere doğru taşınacaklar. Dönüşecekler, eskisine nazaran farklılık gösterecekler.
Elbette değişim hayatın en büyük kanunu ve önüne geçen ne varsa onu yıkmayı gerçekleştirebilecek bir güce sahip. Durum gereği değişimin mukadder olduğu yerlerde bile olsa, kendi rengimizin özelliklerini görmek; bir tarafta müzikten şiire, diğer tarafta ise evden şehre kadar kendi kültürümüzün tınılarını işitmek bizim de hakkımız diye düşünüyorum. Önce iş, Türk Müziğine tekrar eskisi gibi değer vermekle başlayabilir mesela. Yoksa bu kadar ayrılık her aşığın kalbini yorar.

Arkadaşlarınızla Paylaşın...

Bir cevap yazın